22 Şubat 2012 - Anasayfa | Yazarlar Haberi yazdır

12 Eylül 1980 Darbesi

12 Eylül 1980 Darbesi

M Zahid SARAÇ

  • Facebook Paylaş
  • Twitter Paylaş
Bu köşe yazısı 9128 kez okunmuştur

    88 yıllık tarihimizde gerekli olgunluğa erişen bir demokrasiden bahsetmek oldukça zordur. Halkın seçtiği iktidarlara ilk olarak 27 Mayıs 1960’ta daha sonra ise 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve son olarak 28 Şubat 1997’de müdahale edilmiş ve ülkede siyasi otoriteyle birlikte halkta sıkıntılara maruz kalmıştır.
     Türk milleti ise bu müdahalelere kendi iradelerine yapılmış bir müdahale olarak algılamış ve tasvip etmemiştir. Ancak sular durulmuyor ve ülkede çatışma ortamı sürekli devam ediyordu. 27 Mayıs 12 Mart’ı, 12 Mart ise 12 Eylül’ü tetiklemişti. Bütün bu yaşananlar sadece ülke içindeki karmaşadan kaynaklanmıyor, önceki darbe tecrübesinin ve kişisel ihtiraslarında payı büyüktü. Bununla beraber darbe yapanlarında karşılığında hiçbir bedel ödememesi de büyük bir faktördür. Darbeci subay Talat Turhan’ın deyimiyle ‘‘Türkiye, darbeye kalkışan subayların sadece emekliye sevk edilebildikleri bir darbeci cennetidir.’’
        12 Eylül öncesi diğer darbe dönemleri gibi yine ülke karışık ekonomik bunalımlar had safhadaydı. 1971 muhtırasından sonra ülkede istikrarlı bir hükümet başa gelememiş sık sık iktidar değişiklikleri oluyordu. Dönemin önemli isimleri Demirel ve Ecevit’ti. Türkiye kuyruklar ülkesine dönmüş, enflasyon aşırı derecede yükselmiş, dünyadaki petrol krizi Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. İktidarda, 12 Kasım 1979 tarihinde azınlık hükümeti kuran Demirel’in altıncı hükümeti bulunuyordu.
     Anarşi çok büyük boyutlara ulaşmış, cinayetler, yangınlar, sabotaj ve soygunlar birbirini takip ediyordu. Toplumun huzuru kalmamıştı. 19 ilde uygulanan sıkıyönetime rağmen olaylar durmamıştı. Bölücülük, terör, anarşi milleti derin endişelere sevk etmiştir. 1979’un ilk 9 ayında yılsonuna kadar % 100’ü aşacak bir eğilime giren enflasyon, ekonomik hayatı felce uğratmıştır. Her şeyde fiyat artarken, gelirler bu artışların çok gerisinde kalıyordu. Kasım 1979’da ülkenin dış meselelerinin büyük bir çoğunluğu askıya alınmıştır. Bu karamsar tablo işte darbe yapacak kadronun gerekçeleri olacaktı. Çok geçmeden 27 Aralık 1979’da ilk sinyaller gelmeye başlamıştı. Demirel’in önceki dönemlerde izlediği atama politikasıyla Genelkurmay Başkanlığına kadar yükselmiş bulunan Kenan Evren 27 Aralık günü Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e altında kuvvet komutanlarının da imzası bulunan bir mektup sunmuştu. Mektupta ülkenin siyasi ve sosyal kargaşa içinde bulunmasından dolayı Türk Silahlı Kuvvetlerinin endişesi ve görüşü yer alıyordu. Cumhurbaşkanı Korutürk bu olay üstüne 1 Ocak 1980 günü Kenan Evren ve kuvvet komutanlarını Çankaya köşküne davet ederek bir görüşme yapmıştır.
        Siyasi partiler ile kamuoyu ise bu mektuptan 2 Ocak günü haberdar olur. 2 Ocak tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan bir yazıyla halk bu mektuptan haberdar olur. Aynı gün Başbakan Demirel ile ana muhalefet liderini Korutürk Çankaya’ya çağırır ve iki lidere Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü başlıklı uyarı mektubunun kopyasını verir. Korutürk aynı gün Meclis’te temsil edilen tüm parti genel başkanlarına mektubun bir örneğini iletir. Mektup şu ifadeleri içermekteydi: ‘‘ Türk Silahlı kuvvetleri ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin bir an önce, milli menfaatlerin ön plana alınarak anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.
        Bu mektup görevi yeni devralan Demirel’de beklenen ilgiyi görmemişti, aynı zaman da görevi devreden ana muhalefet lideri Bülent Ecevit’te de etki yaratmamıştı. Demirel askerin bu mektubu yayımlamasındaki sebebi Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması ve askerin Cumhurbaşkanlığını kaptırmamak isteğine bağlıyordu. Çünkü 27 Mayıs’tan bu zamana kadar asker cumhurbaşkanlığını kimseye vermemişti. Bu dönemde ise gelecekte cumhurbaşkanlığına kadar yükselecek olan Turgut Özal siyaset sahnesine giriyordu.
         Türkiye Cumhuriyeti’nin 7. Cumhurbaşkanını seçmek için çalışmalar başlamış fakat bu durum hiç de kolay olmamıştı. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresi 6 Nisan 1980 günü sona erecekti. Devletin zirvesine kim oturacaktı? Mecliste hiçbir parti cumhurbaşkanı seçecek bu çoğunluğa sahip değildi. Tek çare, iki büyük partinin Cumhuriyet Halk Partisi ve Adalet Partisi’nin tek aday üzerinde anlaşmalarıydı. Ancak partiler anlaşamıyordu. AP meclisteki bazı partilerin de desteklediği Demokrat Parti kurucularından Saadettin Bilgiç’i aday göstermişti. Buna karşın CHP ise 12 Mart Muhtırası’nın imzalayıcılarından emekli Orgeneral Muhsin Batur’u aday gösteriyordu. 16 Nisan 1980 tarihinde yapılan 35. Tur oylamalarında Batur 263, Bilgiç ise 185 oy almıştır. Bazı turlarda oylama için yeterli üye sayısı dahi bulunamıyordu. Adaylar seçilmek için yeterli çoğunluğu sağlayamıyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimi kilitlenmeye doğru gidiyor ve tehlikeli sonuçlar doğuracağa benziyordu. Yeni turlar öncesinde AP sürpriz bir biçimde aday değişikliğine gidiyor ve Batur’un karşısına diğer emekli generali Orgeneral Faik Türün’ü aday gösteriyordu. Türün, 1977 yılında AP’den milletvekili seçilmiş emekli bir orgeneraldi. Bu adaylık çok tartışılmış fakat Demirel’in bir şeyler düşündüğü aşikârdı. 3 Haziran ‘da yapılan ilk turda salt çoğunluk sayısı olan 318’e iki aday da ulaşamıyordu. Batur’un 7 Haziran’da senatörlük süresi dolacak olduğundan Batur 6 Haziran’da adaylıktan çekiliyordu. 11 Eylül günü 115. si yapılacak seçime gelindiğinde yine çoğunluğun bulunmadığı görülmüştür. Millet Meclisi Başkanı Cahit Karakaş da bileşimi şu sözlerle kapatıyordu. ‘‘Yapılan oylama sonunda salonda çoğunluğumuz yoktur. Cumhurbaşkanlığı seçim turuna devam etmek için, 12 Eylül 1980 Cuma günü saat 15.00’te toplanmak üzere bileşimi kapatıyorum!’’
          Ama 12 Eylül çok geç olacak ve cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmayacaktı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Evren’in Korutürk’e yazdığı mektupta belirttiği partiler arası anlaşmazlıkların sadece ülkedeki çatışma ortamını tetiklediği görülmüyor, ayrıca farklı konularda da ülkeye zarar verildiği görülüyordu.
       Demirel askerlerin yumuşak karnının terör olduğunu biliyordu. Ülkede 21 ilde uygulanan sıkıyönetimin başarısız olduğunu ve terörün hızının arttığını dile getirerek siyasi başarısızlığın üstünü örtmeye çalışıyordu. Terörle ilgili alınacak tedbirlerde Demirel ile Evren ciddi fikir ayrılıklarındaydı. Evren teklif edilen tüm çözüm önerilerini reddediyordu. Bu fikir ayrılıkları sonucunda Evren çok rahatsız olmuş ve ikinci başkanı Haydar Saltık’ı çağırarak düğmeye basılması emrini verdi. Önceki yaşanan tecrübelerden hiç ders alınmamış ve kişisel ihtiraslar yüzünden Türkiye üçüncü dünya ülkelerinde görülebilecek uygulamalardan bir türlü yakasını kurtaramıyordu.
        Evren ve kuvvet komutanları bayrak kod adı verilen harekât planında darbe tarihi olarak 11 Temmuz 1980 gününü kararlaştırmışlardır. Fakat CHP tarafından 112 imza ile 16 Haziran günü Demirel hükümetine verilen gensorunun görüşmeleri bütün planları altüst etti. 3 Temmuz’da yapılan görüşmelerde Erbakan’ın partisi MSP’nin desteği ile Demirel hükümeti güvenoyu alıyordu. Devlet başkanı seçememiş ve güvenoyu alamamış bir hükümete yapılacak olan darbenin kamuoyu üzerinde olumlu sonuçlar doğuracağını düşünen askerler planlarını ertelemek zorunda kalıyorlardı.
           Siyaset zirvesinde bu olaylar yaşanırken ülke içinde de ciddi olaylar meydana geliyordu. Ardı arkası kesilmeyen faili meçhul cinayetler artıyor Kahramanmaraş, Malatya ve Sivas derken son olarak Çorum’da da büyük olaylar çıkıyordu. 27 Mayıs günü MHP’nin önde gelen isimlerinden Gün Sazak’ın suikasta kurban gitmesinden sonra çatışmalara dönüşen olayların ardından 33 kişi ölmüş yüzlerce kişi yaralanmıştı. Aleviler ve solcular bir yanda sağcılar ve Sünniler diğer tarafta yer alıyor ve halk içine tefrika tohumları atılıyordu. Devletin zirvesindeki olumlu gelişmeler ise sadece cenaze törenlerine münhasır kalıyordu. 12 Mart döneminin başbakanı Nihat Erim’in 19 Temmuz’da öldürülmesi herkesi şoke etmişti. Cenazeler komutanların sesinin yükselmesine sebep olmuştu.
DARBEYE 5 KALA
         Kenan Evren 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeni ile yayınladığı mesajda ülkenin kötü durumunu özetleyerek adeta geliyorum diyordu. 30 Ağustostaki YAŞ toplantısı sorunsuz bir biçimde atlatılmış hazırlıkların son aşamasına gelinmişti.
        9 Eylül günü Evren’in imzaladığı hareket emrinin altında bir gün bir de saat yazılmıştı. ‘‘ 12 Eylül 1980; saat 04.00’’. 12 Eylül gününün ilk saatlerinde darbe yapacaklardan sokaktaki vatandaşa kadar herkes derin bir endişe içindeydi. Herkes birbirine neler olacağını soruyor ve kimseyi uyku tutmuyordu. Saatler gece yarısı 04.00’ı gösterdiğinde askerler çoktan köşe başlarını tutmuşlardı. Hasan Cemal bu dakikaları şöyle anlatır: Radyonun başına çöktük. Saat dörde geliyor. Cüneyt’in (Arcayürek) odasındayız. Sezai Bayar bir köşede oturuyor, sessiz. Foto muhabiri Sökmen Baykara yere bağdaş kurmuş…
        Radyo açık bekliyoruz. Önce gecenin sessizliğini delen bir vınlama başlıyor, rahatsız edici… Tam saat 04.00’te İstiklal Marşı… Ve arkasından Harbiye marşı çalıyor… Mırıldanıyorum kendi kendime: ‘‘Bu işler hep marşla başlar, 27 Mayıs sabahında olduğu gibi …’’
       ‘‘Bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden o sabah. On altı yaşındayım. Ankara’da Bakanlıklarda oturuyoruz. Bir ilkbahar günü sabaha karşı makineli tüfek sesleriyle uyanmıştık. Babam, Pencereye yaklaşmayın, balkona çıkmayın! Diye bağırıyor. Makineli tüfek sesleri İçişleri Bakanlığı tarafından geliyor; taş zeminli büyük tören alanında futbol oynadığımız İçişleri Bakanlığı… Radyoyu açıyoruz: birbiri ardından çalan marşlar… En çok da, kardeş kardeşi vurur mu?...’’Az sonra bir askeri cip geliyor apartmanın kapısına; üst katımızda oturan Samsun DP mebusu Ferit Bey’i alıp götürüyorlar… Çocukları, arkadaşım; babalarının arkasından ağlıyorlar. İçim burkuluyor…
     Bu darbede siyasi liderler askerlerden nezaket görmüştü. 27 Mayıs tecrübesi nedeniyle Evren, parti liderlerini asla asmayı düşünmüyor ancak sürgüne gönderiyordu. Saat 13.00’ü gösterdiğinde Kenan Evren TV karşısına geçip darbenin bildirisini bizzat kendisi okuyordu. Gerekçeler sıralanırken demokrasi kavramına da atıfta bulunması son derece şaşırtıyordu.  Müdahale darbecilerin istediği şekilde sorunsuz olmuştu. Başlarına neler açacağını bilmeyen halk bu darbeyi sevinçle karşılamıştı. Yıl 1980’di ama hala dünyaya Türkiye’den darbe haberleri gidiyordu.
     Darbeciler, Başbakan olarak CGP lideri Turhan Feyzioğlu’nu düşünmüşler fakat bir süre sonra Bülent Ulusu’da karar kılmışlardır. Asıl önemli olan mevkii ise ekonomiydi, buraya ise ileri de yıldızı parlayacak olan Turgut Özal getirilecekti. Ordu kabineyi halletmiş, sıra ülke içindeki karmaşayı halletmeye gelmişti. Sıkıyönetim komutanları binlerce insanı tutuklamaya başladılar. Cezaevleri tutuklananlara yetmiyor, kışlalar cezaevi görevi görüyordu. Darbeden önce uygulanmayan şiddet şimdi uygulanıyordu. Tutuklananların neredeyse tamamı işkence görmüştü.
     Erbakan ve Türkeş haklarındaki davalar nedeniyle hapisteydiler. Bir ay gözetim altında tutulan Demirel ve Ecevit serbest bırakılmış, Ankara’daki evlerine geri dönmüşlerdi. El altından siyasete devam ediyorlardı. Ecevit partisini koruma amaçlı genel başkanlıktan bir ara istifa etmiş ve eski mesleği olan gazeteciliğe başlamış ve muhalif yazıların yer aldığı bir gazete çıkarmaya başlamıştır. Fakat çok geçmeden yazdığı yazılar hakkında birçok dava açılmış ve Ecevit’in hapis günleri başlamıştı. 18 Ekim 1982 Ecevit tahliye oldu; Ankara Kapalı Cezaevi’nde 55 gün yattıktan sonra.
   Demirel ise daha soğukkanlıydı. Fakat 1981 16 Ekim’in de Kenan Evren TV karşısında siyasi partilerin süresiz kapatıldığını ilan ediyordu. Atatürk’ün bizzat kurduğu CHP dâhil tüm partiler kapatılmıştı.
DARBENİN SONUÇLARI
     Çoğu darbeye çanak tutan Türk basını da darbeden nasibini almış ve gazeteler günlerce kapatılıyordu. Artık asker ne isterse o yazılıyordu. Binlerce kitap, film v.s yasaklanıyor, ele geçirilenler ise yakılıyordu. Başta iyi görülen darbe her geçen günün ardından ülkeye verdiği zararın büyüklüğü daha net anlaşılıyordu. 12 Eylül darbesinden yarasız kurtulan yok gibiydi. 12 Eylül darbesinin asıl bilançosu yıllar sonra ortaya çıkıyordu: 650.000 kişi gözaltına alındı.1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210.000 davada 230.000 kişi yargılandı. 7.000 kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı. (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1 Asala militanı). İdamları istenen 259 kişinin dosyası meclise gönderildi. 71.000 kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98.404 kişi ‘‘örgüt üyesi olmak’’ suçundan yargılandi.388.000 kişiye pasaport verilmedi. 30.000 kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.   14.000 kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30.000 kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir biçimde öldü.171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandi. 23.677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3.854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 Gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya ugradi. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir biçimde öldü.     14 kişi açlık grevinde öldü.16 kişi kaçarken vuruldu. 95 kişi çatışmada öldü. 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.
  Tüm bu yaşananların suçlusu kimdi acaba? Emre Kongar şöyle bir tesbitte bulunur: ‘‘Aslında, toplumların vardıkları olumlu ya da olumsuz sonuçların tek bir sorumlusu, tek bir suçlusu yoktur. Konuya 11 Eylül 1980 günü varılan nokta açısından bakarsak, suçlu, sağda ve solda tetik çeken katillerle birlikte, dışarıdan Türkiye’ye silah sokanlar, çıkarları gereği, ülkenin güçlenmesini istemeyenler, Anadolu’yu bölmek isteyenler, cinayet şebekelerine, maddi ve manevi destek sağlayanlar, terör ve anarşiye yeterince başkaldırmayanlar, gerekli önlemleri almayan ve aldırmayanlardır diyebiliriz. Sözün kısası, suçlunun ancak yarısıdır, çünkü diğer yarı, dış dünyadadır’’ der.
     27 Mayıs ve 12 Mart müdahalelerinin izleri kısa olmuştu. Fakat 12 Eylül darbesi anayasası, hukuku, ekonomi ve siyaset yaşamında uzun yıllar etkisi devam etmiş ve devam etmektedir.                                                                                                                                                                                                                        



 KuluHaber internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları KuluHaber Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yazara ait diğer köşe yazıları

E-BÜLTEN ABONELİK

YASAL UYARI: Bu site içerisinde yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Site içerisinden alınan alıntılar kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Site içerisinden yapılan yorumlardan yorumu yapan ilgili sorumludur ve sitenin yorumları yayınlama hakkı saklıdır.

Adres : Hakan Akdağ
Tel :+905414910647
Bu site 0.125 saniyede yüklenmiştir. [Hata Bildir]